Direnmenin sıradanlığı -II-

20 Aralık 2016 Salı

MİRAN KARACAN

Koca bir dev, bir canavar, Leviathan olarak tabir edilen Erdoğan yönetimiyle mücadele etmede küçük hamlelerin işlevinden bahsetmiştik geçen hafta, devam ediyoruz. Baş edilemez bir canavar olarak tasvir edilen karşı tarafın bu tasvirle aslında yerini ne kadar sağlama aldığından bahsetmiştik. O baş edilemezlik AKP ve destekçilerinin arzu ettiği tasvir olmasının yanında muhalifleri için bir kabul de olmaya başladı. Çok değil, birkaç ay önce, devletin Kürtlere açtığı savaşın anlamsızlığını, çelişkilerini ve hatta kabul edilemezliğini ön plana çıkaran politik grup ve çevreler, bu kabullerini yavaş yavaş bir kenara koymaya, birer devlet aygıtıymış gibi kınama, lanetleme yarışına girmeye başladı. Kürt siyasetiyle yakın ilişkileri de olan söz konusu grup ve çevrelerin bu merhaleye geçişinin bir siyasal teati ve analizden sonrası geldiğini kendileri bile iddia edemez. Yıllardır söyledikleri ortada çünkü.

Sözgelimi, iktidarın nedenlerini en koyu destekçilerine bile anlatabilmek için aylarca propaganda yürüttüğü savaşı protesto etmek için İstanbul’da, Ankara’da birlikte protesto tertip eden gruplar, şimdilerde aynı sinema salonlarında bile karşılaşamayacak kadar mesafeliler. Haftalar, aylar öncesinden, tarihi ve yerine birlikte karar verilen buluşma ve toplantılardan her hafta bir grup çekilmeye, gelemediği için naif sayılabilecek mazeretler bildirmeye başladı. O naif mazeretlerin hükümet politikalarını paralel seyretmesi tesadüf değil: Hükümet politikalarını sertleştirdikçe, Kürtlere yüklendikçe, AKP’ye ve savaşa muhalefet edenlerin de Kürtlere yüklenmesini nasıl açıklamalı?

7 Haziran sonrası derinleşen savaşta, AKP Hükümetinin belli kanallar ve sosyal medya aracılığıyla en çok öne çıkardığı şey, savaşın en kirli, en yıkıcı yanıydı. Hacı Birlik’in, Ekin Wan’ın cenazelerinin teşhir edilmesi ve Cizre’de yapılan katliam ve bu katliamın kamuoyuna sunulma biçimiyle başlayan süreç, başından beri muhaliflere karşı oldukları gücün aman vermezliğinin promosyonu olarak işlevselleştirildi. Hukuk, insanlık tanımazlığın alenen ilanının “kolaylaştırıcılığı” daha o günden hesap edildi. O ilan, İslamcı çevreleri de solcu, demokrat yapı ve örgütleri de söylemlerini revize etmeye sevk etti. Zulmün ve baskının bu kadar alenen yapıldığı bir ortamda sessiz kalmak İslamcılara da solculara da bir kelam etme yükümlülüğü getirdi. Gel gör ki kelam etmek hiç olmadığı kadar riskli bir hale gelmişti.

İktidar muhaliflerinin, bu ortamda bile Kürtlere yüklenmelerinin onlarca nedeni var. Samimi olmamaları, risk alamamaları, Kürtler hakkında belli peşin hükümlerini tekrar tedavüle sokmaları en çok dillendirilen eleştiriler. Ama aynı grupların şu anki söylemlerinin tersini hararetle savunduğu günler çok da eski değil. Bu çelişki, AKP’ye mesafeleriyle Kürtlere karşı tutundukları tavırlara belli bir paralellik gösteriyor: AKP’yi yolsuzlukları, sebep olduğu ölümler, tarihin en kanlı cihatçı örgütlerine verdiği destek dolayısıyla Yüce Divan ve Savaş Suçları Mahkemelerinde yargılanması gereken suçlular olarak gören muhalif söylem Kürtlere açılan savaş ne kadar derinleştiyse o oranda köreldi.

O günden bugüne ne yolsuzluklarla ilgili bir değişiklik oldu ne de cihatçı örgütlere verilen destekler kesildi. Ve hatta Fırat Kalkanı denen operasyonla ve Halep’teki son gelişmelerle AKP’nin cihatçı gruplarla organik ilişkisi “devlet nezdinde” de tescillenmiş oldu. Değişen tek şey Kürtlerin legal, meşru siyasetinin baskı altına alınası ve kuşatılması. Öyle bir kuşatma ki yanında yöresinde duranlara dahi ona karşı mesafe almaya, kınamaya mecbur eden bir savunma refleksi dayatıyor.

Kürtlerin legal alanda yürüttükleri faaliyetlerinin yasaklanması, baskı altına alınması da parti binalarının yakılması da yeni değil. Sıkışan her muktedirin aklına gelen ilk çıkış kapısı. Ancak bütün zorluklara ve yasaklara rağmen faaliyet yürütmek de Kürtlerin bağışıklık kazandığı bir alan. O alanda binlerce devrimcinin, köylünün, işçinin emeği ve cesaretinin bıraktığı anı var. Anı dediğimizin çoğu küçük bir toplantı, oldukça az katılımlı bir etkinlik. Zamanın üniversiteli gençlerinin tertip ettiği bir futbol müsabakası, sinema etkinliği, anma gecesi ve siyaseten bir anlam dahi taşımadığı düşünülen küçücük yaşam alanları. Kendisine sorulsa basit bir cümleyle “gazete dağıtıyorum” diyecek olan Azadiya Welat gönüllüsü Kadir Bağdu’nun anısı bu. “Hoy Şeng e Şeng e” diye başlayıp “Oremarê Bilınd e” diye devam eden düğün şarkıcılarının, tavukları için ortak bir kümes yapmakla başlayıp civardaki bütün köyleri dahil ettikleri bir komün kuran ve finalde aşirete “ekoloji toplantısı” talep eden köylülerin emeği bu… Ve nihayet, birkaç gencin toprak damlı bir köy evinden Ortadoğu’ya açılma kararı aldığı bir toplantının anısı…



859
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: