Faşizm el yükseltirken Öcalan’la konuşmak

harunercan@gmail.com | 01 Ekim 2016 Cumartesi

HARUN ERCAN

“Söyleyeceklerim ağır, kaldıramazsın, yerinde olsaydım gelmezdim”. Abdullah Öcalan, kardeşi Mehmet Öcalan kendisi ziyaret ettiğinde ilk bu cümleleri kurmuş. Görüşmeye istekli olmadığını ve görüşmeye geç geldiğini de yine Mehmet Öcalan’ın aktarımlarından biliyoruz. Öcalan’ın ortaya koyduğu bu tavrın kendisi, aslında en az söyledikleri kadar önemli. Nitekim, devletin ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin sıkıştığı durumlarda kendisine müracaat edilmesini kabul edilemez bulduğunu da belirtmiş Öcalan. 

Kısa vadede çatışmasızlık ve ciddi müzakereler için objektif koşullar yokken tarafların Öcalan üzerinden yaptıkları girişimlerin reel karşılığının olması gerçekçi değil. Daha da önemlisi, bu gibi girişimlerin Öcalan’ın kitleler nezdindeki siyasi etki gücünü zayıflattığı da açık. O yüzden “acaba bir şekilde kapı arkasında gizli görüşmeler yapılıyor mu?” veya “barış için kapılar İmralı üzerinden aralandı” gibi hakiki bir müzakere masasının yeniden kurulma koşullarını dinamitleyen ve ciddi bir süreç başlayacaksa bile elindeki tüm kartları en başından yere atan yaklaşımlar barış isteyen herkes için zararlı. Öcalan, muhtemeldir ki, bu realitenin ve kendisiyle yapılan her görüşmenin yarattığı çarpan etkisinin fazlasıyla farkında olduğu için kardeşini oldukça sert karşıladı. Başlıklar halinde söylenenlerin analizine girişmeden önce Öcalan’ın temel duruşun çözümlenmesini yapmak daha faydalı olabilir: Öcalan, herhangi bir şekilde çatışmasızlık çağrısı yapmadı ve direnişin, son 1 yılda yaşananlar üzerinde ciddi bir şekilde yoğunlaşılması sonrasında ve yenilenerek sürdürülmesi gerektiğini belirtti. Devletin Kürt ve/veya HDP’li tüm kesimlere yönelik kapsamlı baskı politikasında gün be gün çıta yükselttiği ve direniş dışında hiçbir seçenek bırakmadığı koşullarda Öcalan’ın mesajının doğru anlaşılması önemli.  

Öcalan’ın siyasi sürece ilişkin yapmış olduğu eleştirileri birkaç başlıkta özetlemek mümkün: Birincisi, ‘özyönetimler bir gerçekliktir’ sözü ile özyönetim çıkışına Öcalan’ın siyasal veya ilkesel bir karşıtlığı olmadığı anlaşılıyor. Lakin bu mücadelenin askeri anlamda yürütülme şekline itirazı olduğu sivillerin korunamamış olmasını ciddi bir zaafiyet olarak gördüğünü belirtmesinden belli. Muhtemeldir ki, kent direnişlerinin devletin el yükselttiği, tanklarla ve toplarla müdahalesinin başladığı ve sivillerin can havliyle mahallelerini terk etmek zorunda kaldıkları ikinci evre sonrasına ilişkin eleştirileri mevcut. Mehmet Tunç ve arkadaşlarının kurtulamamış olmasına yapılan net eleştiriden bunu çıkarsamak mümkün. Çünkü hatırlanacak olursa, Cizre katliamından sonra başka il ve ilçelerdeki olası kent direniş alanlarından siviller hızlı bir şekilde çıkmış, direniş karşısında zorlanan devlet yıkım taktiği ile “sonuç” alabilmişti.

Kent direnişlerinin esas nirengi noktası, halkın kentleri terk etmemesiydi. Öcalan’ın yayınlanan görüşme notlarında Karl Marx’a referansla en çok tekrar ettiği sözü mealen hatırlayalım: Paris Komünü için mücadele edenlerin en büyük eksikliği bir müzakerecilerinin olmamasıydı. O yüzden, kentlerdeki özsavunma direnişleri sürecinde bu hakikatin unutulmuş olması bundan sonraki süreç için yol gösterici olmasına engel olmamalı. Çünkü devletler ile halklar arasındaki savaşları halkların salt savaşarak kazanması, yaratacağı somut sonuçların yıkıcı zararları nedeniyle genelde Pirus zaferleri yaratmaktan öteye gidemez.     

İkinci başlıkta, Öcalan, kayyum atamalarına yönelik halkın görece pasif halini belediyelerin toplumsallaşamaması ile ilişkilendirmiş. Basına yansıyan sözlerin en çarpıcı kısmı şu: “17 yıldır Kürdistan’da birçok şeyde yönetimdesiniz ne yaptınız? Eğer belediyeler halk ile birleşememiş ve halk binler, on binler ile belediyeler önüne akmamış ise o belediye görevini yapmamıştır. Bu kabul edilemez”. Bu eleştiri, 25 belediyeye ek olarak diğer DBP’li belediyelere yeni kayyum atamaları beklenirken aslında bir doğrultu da gösteriyor. Yaşanmakta olan kitleselleşememe krizi, ancak be ancak belediyeleri idare edenlerin zihinsel bir sıçrama yapması ve kapsayıcı eylemsellikler ortaya koyması ile aşılabilir. 

Geçen zaman içinde, dışarıdan görünenlerin aksine, belediyelerin kurumsal mimarisinin ne kadar az örgütlü olduğunun görüldüğü bir süreç yaşanmakta. Bir siyaset biçimi olarak beklemek veya kurumsal toplantılar yapmakla vakit öldürmek yerine, doğrudan, belki de kapı kapı dolaşılarak, en klasik yöntemlerden başlayıp yenilikçi eylemlerle devam edebilecek bir doğrultu çizilebilir. Çünkü şimdiye kadar denenmiş ve tüketilmiş olan yöntemlerin bu safi baskı ortamında karşılığı sınırlı. Fazla kurumsallaşmış ama bunu nitelikli kurumlar üretemeden yapmış tüm toplumsal hareketlerin yaşadığı açmazların cevaplarının halk ile hakiki bir etkileşime geçmekte olduğuna şüphe yok. 

Öcalan’ın Rojava ve Suriye üzerine yaptığı değerlendirmeler ayrı bir yazının konusu olabilir. Ama şunu belirtmekte fayda var: Öcalan’ın başta Kürt halkı olmak üzere tüm Ortadoğu halklarına yönelik duyduğu siyasi sorumluluk düzeyi, şu anda baskı politikalarının mağduru olan tüm toplumsal kesimler için önemli şeyler söylüyor. Öcalan’ın kendi şahsı üzerinden belirttiği “kendi kendini örgütleyebilme yetisi”, hem bir analiz hem de bir çağrı olarak okunabilir. Baskı ve engelleme politikalarının aralıksız şekilde yenilenerek örüldüğü süreçlerde bireyler için iki katmanlı bir iç savaş düzlemi ortaya çıkar. Bir tanesi, bireylerin kendi dışında gelişen ve dönüşen makro iç savaştır. Diğeri ise bireylerin kendi kendileriyle giriştiği mikro bir savaştır. Devletin, Kürtlerin isyan etmesi için neredeyse tüm objektif koşulları kendi eliyle yarattığı bu süreçte, en barışçıl ve en etkili yöntemlerle bu gidişata dur diyebilmenin yöntemleri kuşkusuz bulunabilir. Bunun için, öncelikle, dışarıdaki iç savaşın insanlara içlerindeki iç savaşı hatırlatması, yaşatması ve yüzleşmeyle karşı karşıya bırakması gerekiyor. Ama bu, iki farklı iç savaş düzleminin birleşmesi için yeterli değil. Sonrası, bireylerin kendi iç savaşları ile alakalı. Velhasıl, savaş sürecini zaman öldürmenin yollarını bulmakta ustalaşmış bireylerin artık yüzlerini çevirmeden aynaya bakması ve kendi kendilerini örgütlemenin ne anlama geldiği üzerine tefekkür etmeleri gerekiyor.



3070
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: