Merkezi direniş

akincanolgun@gmail.com | 21 Mayıs 2016 Cumartesi

AKIN OLGUN

Devletin tüm kurumları, faşizm üzerinde bir mutabakat sağlamış gözüküyor. Süreci, bir bütün olarak "devletin varlığı ve bütünlüğü" üst başlığında, baskı, zor ve şiddet temelli geleneksel kodlamasıyla götürmeye çalışırken, bu mutabakatın önünde engel olarak gördüğü başta Kürt hareketi olmak üzere, tüm demokrasi güçlerini de parçalarına ayırıp, etkisizleştirmeye çalışıyor. 

Bu politikanın birinci ayağında Kürtler var. 

Kürt hareketinin, siyasi, askeri ve moral alanlarda kazandığı gücü, Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasında yalnızlaştırarak, emperyalist güçlere sonsuz çıkar imkanları sunarak ve en önemlisi, Kürtlerin kendi iç bütünlüklerini sağlayamamasından kaynaklı oluşan boşluğu, işbirlikçi, kirli anlaşmalarla doldurmaya çalışarak, olabildiğince Kürt siyasetinin elini kolunu bağlamaya uğraşıyor. 

İçeride ise tüm siyaset kanallarını kapatarak, muhalif ve sol güçlerin, Kürtlerle kurduğu direnme, yan yana gelme, birlikte karşı koyma algısına ve pratiğine yöneliyor. İdeolojik alanı, küçük Truva atlarıyla işgal edip, ulusalcılık virüsünü her alanda tohumlarken, diğer yandan gördüğü tereddüt, korku ve çekinceleri hızla yakalayıp, vur kaç operasyonlarıyla  "Kürtlerden uzak durun" mesajını iletiyor. 

Devletin, şiddet, baskı, katliam ve her türlü hukuksuzluğu hayata geçirme aracı olarak üzerinde uzlaştığı isim olan Cumhurbaşkanı’nın, bu kadar pervasız ve zincirlerinden boşalmışçasına her alana müdahale edebilme gücü ve rahatlığı, işte bu stratejik uzlaşıdan çıkıyor. 

Dışarıya, "devletin bölünmez bütünlüğü ve birliği" görüntüsü verilirken, arka tarafta çelişkiler, çatışmalar tüm hızıyla devam ediyor elbette. Ulusalcı güçler, iktidar eliyle önce cemaati, sonra Kürt savaşı ile içinden çıkılmaz ve geri dönüşü neredeyse imkansız olan bir bataklığa sürükledikleri iktidarı ve topyekûn savaş konseptiyle Kürtleri yok etme, savaş fırsatçılığı ile cemaatten boşalan tüm bürokratik alanları doldurma, kurumlaşma ve nihayet devrilecek iktidarın yerini hızla doldurma hamlelerini boşluksuz yürütüyor. 

RTE ve iktidar ise bu ittifaktan tek adam çıkmayı, karşısında hiçbir muhalif güç kalmayacağı için, istediği gibi at oynatabileceği geniş bir alan kazanmayı, kitle desteğini milliyetçi, şoven ve İslamcı bir çizgide yekpare tutarak, kendisine içeride ve dışarıda mecbur kalmış bir sistem oluşturmanın oyununu kuruyor. 

Bu duruma, devlet içi güç çatışmalarının farklı taraflarını da ekleyebiliriz. 

Tüm bu kesimler için tek bir oyun bozucu var. O da Kürt Hareketi.  

Savaştığı devleti, devletleri, bölgeyi, bölge üzerindeki dengeleri ve güçleri en doğru okuyan ve buna taktik, stratejik hamlelerle müdahalelerde bulunarak, oyun bükücü olabilme kabiliyetini ortaya koyabilen tek bağımsız güç onlar. Bu, birçok kesime abartılı gelebilir ama eğer barış süreci dahil, Arap Baharı ve ardılı süreçlere bakar, bulundukları coğrafya üzerindeki askeri ve siyasi taktik hamlelerini bir harita üzerinde okumaya çalışırsanız, bunu daha rahat görebilirsiniz. Tüm bu süreci, bölgenin demokratik değişiminden yana, en başından beri ortaya koydukları söylem ve pratiğin dışına çıkmadan yapıyorlar. En zor olan kısmı tam da budur.

Rojava Devrimi ve toplumsal sözleşmesi, söylem ve pratik bütünlüğü ortaya koyan, (önemi ise çok tartışılamamış, içselleştirilememiş) bir göstergedir. 

Rojava demokratik devriminin, halkların bir arada yaşama, üretme, siyasete katılma ve kendi kendini yönetme modelinin Türkiye için de bir örnek olacağı korkusu, sadece Türkiye’nin gerici şoven güçlerini değil, Ortadoğu’nun bileşkesi olan tüm baskıcı sistemleri rahatsız ettiği çok açık. Oysa Türkiye, Rojava Devriminin destekçisi ve bölgenin yeniden şekillenen dengelerinde Kürtlerin yanında durabilme vizyonuna, cesaretine sahip olabilseydi, bugün hepimiz başka bir Türkiye’yi konuşuyor olacaktık. "Kırmızı çizgi" ya da daha doğru bir deyimle "kırmızı körlük", tüm bölgedeki kanlı bir savaşın, göçün ve yıkımın sorumlularından biri haline getirdi Türkiye’yi. Kürtleri ise yükselen yeni seküler, demokratik değer ve model olarak öne çıkardı. 

İşte HDP, Türkiye için bu şansı temsil ediyordu. Karşılık buldu, hızla umutlaşarak yaygınlaştı. Tüm handikaplarına, sistem içi zorlamalara, şovenist, ırkçı ve ulus devlet anlayışının köhnemiş zihniyetinin kurumsal varlığına rağmen, bir şans olarak önümüze geldi. Bugün hala ısrarla bunu sürdürme inadından vazgeçmemiş olması, tüm Türkiye halkları için "Demokratik Cumhuriyet" temelli ısrarını, barış, özgürlük ve eşitlik değerleri üzerinde yükseltmesi ve demokratik, sivil direnişini sürdürmesi önemli olduğu kadar, öğreticidir de. 

Kimilerinin dediği gibi ömrünü doldurmuş, misyonunu yerine getirememiş, yetersizlikleriyle ön açıcı olamamış değildir. Tüm eksikliklerine, dönemsel çıkmazlarına ve sistem içi zorluklara rağmen önemli başarılara imza atarak, yapabileceğimizi göstermiştir. Meclis dışına itilmesi, baskı altına alınması, inkâr edilmesi, iradesinin yok sayılması, tehdit, şantaj, hakaret, linç ne varsa, bunlara karşı direndikçe büyümeye ve önemli bir siyasi değişim aktörü olmaya devam edecektir. Hem de eskisinden daha çok.

Asıl sorun, dikta rejimine karşı, ortak geleceğimiz için bugünden yarına ilkeli ve duruşu olan bir direniş merkezini hala kuramayışımızda. Bütün yükü, Kürt direnişinin sırtına yıkarak, yıkmakla kalmayıp, kendi yetersizliklerimizi, güvensizliklerimizi, önyargılarımızı onlara yükleyerek, sürecin dayattığı direnme görevinden kaçınmamızda. Hepimiz biliyoruz ki, ülkenin batısında kitleleri etkileyecek sol muhalif bir gücün olmayışı, bütün sorunların müsebbibi olarak gösterilecek bir güç ve neden aramaya itiyor. Tam bu alanda devreye iktidar giriyor ve bu duyguyu ideolojik alanda besleyerek büyütüyor. Eksen kayması, işte bu yoklukta ve boşlukta yaşanıyor. 

Sonuç olarak, sistemli, ağır bir saldırı ve kuşatma altında tüm muhalif kesimler. Direnişin de aynı ölçüde sistemleşmesi, merkezileşmesi ve stratejik yaklaşımlarla ortaklaşıp, karşısına dikilmesi gerekiyor. Medyadan propagandaya, laiklik ve seküler yaşam talebinden, Kürtlerin demokratik taleplerine, sendikal mücadeleden taşeronlaşmaya, üniversitelerden kültür sanata kadar, merkezileşmiş, ortaklaşmış bir direniş çizgisi, sistemli saldırılara sistemli bir karşı koyuşu sağlayacağı gibi, dağınık, parçalı tepkileri de büyük bir güce dönüştürecektir. 

Elbette ki bu iktidar devrilecek ama yerine gelecek olan üzerinde bir etkiniz olmadığı sürece, gelen ile giden arasında hiçbir fark olmayacaktır. Değiştirme, dönüştürme ve müdahil olmayı sağlayacak tek etkili şey ise direniş ve dönüşüm siyasetinin merkezileştirilmesidir. 



3218
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: