10:38

QSD Tabqa merkezine ilerliyor

09:02

Karayılan: Tüm Kürt halkı, ‘HAYIR’ demeli

09:49

Gazeteci Nujiyan Erhan yaşamını yitirdi

KHK ile ihraç edilmiş 'Barış İçin Akademisyen' Betül Havva Yılmaz: Pişmanlık mı? Asla!

Bak bugün, hadi geri dönelim Ocak ayına ve ben bütün bu 1 seneyi, bugünü biliyor olayım, bin kere daha atarım. Benim o metne imza atmamak gibi bir durumum asla olamaz. İlk imzacı olmasaydım bile o başlatılan linç kampanyasından sonra atardım imzamı.

16 Şubat 2017 Perşembe 22:40

OSMAN OĞUZ / TÜBİNGEN


Almanya’nın Tübingen kentinde, Holzmarkt diye anılan meydandaki kara taşlı kilisenin merdivenlerinde bir kadın. Bir grup gencin önünde, ağzında bant, elinde pankart. Betül Havva Yılmaz.

Betül, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde araştırma görevlisiydi. Kısa bir süredir ise bir araştırma vesilesiyle Almanya’da bulunuyordu. Gelmeden evvel memleketteki “olağanüstülüğü” dibine kadar yaşamış, handiyse siyasi refleksleri ve görüsü bu olağanüstülük tarafından çarpılmıştı. Bunun son kertesinden de azade olması beklenemezdi. Almanya’da öğrendi, son Kanun Hükmünde Kararname marifetiyle kendisinin de akademiden ihraç edildiğini.

Çok var buralarda... Son günlerde etrafımız, son dönemde bir biçimde mağdur edilmiş ve sürgüne düşmüş insanlarla dolu. Fakat şimdiye kadar onların sokağa çıkıp da başlarına geleni burada da teşhir edeniyle rastlaşmadık. Betül’ün bir ayırıcı özelliği bu.


‘Emindim atılacağımızdan’

Dışarıdan bakmak kolay: Yıllarını isteyen, dirseğini çürüten, ilmek ilmek örülen bir iş, akademisyenlik. Hele de bizdeki gibi eğitim sistemlerinde akademik başarı, ancak herkes gezip tozarken kendini kapatıp ders çalışmayla başarılabilir şey. Betül de öyle yapmış, ne yapmışsa. Fakat atılmayı da yıllardır bekliyormuş, çünkü hiç durmamış yerinde. Şöyle anlatıyor: “İmza süreciyle netleşti iyice. Emindim atılacağımızdan. ‘Ya galiba atılmayacağız’ dediğim olmadı hiç. Ama bu da çok ağır bir şey. Ben bu işe çok zor girdim be. Herkes gezerken ders çalışıyordum. İlk yıllarım çok kötü geçti; çok hak gaspı, hukuksuzluk vardı. Nuriye’yle (Gülmen) hep bölüme karşı da mücadele ettik. Bu sebepten ‘mobbing’e maruz kaldık. Bütün bunları bir şekilde aşmışken, doktoramı bitirmeye yaklaşmışken işten atılacak hale gelmek çok ağır geldi ama yapmam gereken de buydu.”


Berjîn’in evinde, Gülmen’den ilhamla...

Atılma kararını öğrendiğinde bir süre sarsılmış Betül. Haber aldıktan iki gün sonra Ankara Üniversitesi’nde yaşananlar ise kanına dokunmuş. Kendini Tübingen sokaklarına vurmuş, kafa toparlamak için. Bu sırada Sol Parti binasına denk gelmiş, konuşacak biri lazımmış ve dalmış içeri. Daha ikinci cümleden sonra, hırsından ağlamaya başlamış. Sol Partili Heike, önce teselli etmiş, sonra haklarını anlatmış. Sonra da, “Senin Türkçe konuşman lazım” diyerek almış, bir eve götürmüş. Tesadüf bu ya, Cizre Direnişi’nde yaşamını yitiren Berjîn Demirkaya’nın abisinin evine... İşte o evde karar almış Betül: Oturup beklemeyeceğim, burada da bir eylem koyacağım. Ne olabilir bu? Nuriye Gülmen’den aldığı ilham yetişmiş bu noktada da: “Şehrin en işlek meydanında her gün durup olan biteni anlatacağım.”

Birkaç gündür haberlere yansıyan o eylem, böyle doğdu. Daha ilk gün eyleme katılıp, üstüne bir de Betül’le sohbet ettik. Kimdir, nereden gelir, ne yapar, ne düşünür, nereye gider? Barış İçin Akademisyenler’in mücadele sürecinde hem Eskişehir’de hem de Türkiye genelinde emek veren ve hem de mücadeleci bir kadının gözünden, yaşamından memleket gerçeğinin bir bölümü anlaşılabilir kolaylıkla. Üstelik Betül, yıllar boyu Avrupa’da kalanın bir miktar uzaklaştığı, çokça özlediği dirençli bir coşkuyla anlatıyor, ne anlatıyorsa. O konuşurken insan, hareket etmek, “bir şey yapmak” istiyor. Buna da çağırır belki hikâyesi.


Aslen de, ruhen de Çamlıhemşinli

Betül, 1986 yılında Bolu’da doğmuş ama aslen de, ruhen de Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinden. İzmir’de büyümüş; ama o bütün tatillerini Çamlıhemşin’de, Çamlıhemşin ise her gününü onun içinde geçirmiş: “Kışın İzmir’de, yazın köyde. Okul bitiyordu, ertesi gün bizi köye postalıyorlardı. Çünkü annem de, babam da çalışıyordu. Kardeşimle beni köyde otobüsten dedemle nenem alıyordu ve okul açılmadan bir gün önce dönüyorduk. Yani yaz tatillerim tamamıyla köyde geçti.”

Fakat o yazlar, memleketini, Çamlıhemşin’i adeta içine işlemiş. Tübingen’deki eylemde de ayağında Hemşin işi bir işlemeli yün patik vardı. 

Kültürel duyarlılıkla da yetinmemiş; hayatının bir bölümü, memleketinin eşsiz doğasını kapitalist doymazlığa kaptırmama mücadelesiyle geçmiş. Eski bir yazısında ise İzmir’in Kadifekalesinden bakarken içinden geçeni şöyle anlatıyor: “Ben köyümde yüksek dağların tepesinden iç içe geçmiş diğer küçük dağların tepelerini seyrederdim, olduğum dağın eteklerinde pamuktan bir deniz gibi uzanmış sisin yavaş yavaş yukarı gelişini bekler, o yemyeşili sarıp saklayan bembeyaz sisin içinde burnumun ucunu bile göremezken vadilerde yankılana yankılana uzaklara gidecek bir türkü söylerdim. Bugün kalenin tepesinde tam da bunun hasretini çektim.”


‘Kendimi ağaç gibi hissederdim’

Muhalif kimlikle ilk tanışması da doğa üzerinden olmuş. Şöyle anlatıyor: “Küçücük çocuktum, HES eylemlerine giderdik. Sonra Anadolu’yu Vermiycez Yürüyüşü başladı, İzmir ayağında aktif çalıştım. Benim doğayla kurguladığım ilişki çok değişikti. Şu anda da herhalde bir şeye tapıyorsam o doğadır. Annem de geçen, ‘Sen Pagan oldun ha’ diyordu. İnsanlar doğayı seviyorlar ya, bende öyle değil. Çok ekstra bir durumum var, kendimi ağaç gibi filan hissediyorum bazen. (Gülüyor) Beni anlayamazsınız yani bu açıdan.”


AKP’li baba, MHP’li anne

Betül’ün babası koyu bir AKP’li, annesi ise MHP’li imiş. Fakat ikisinin de politik kimliklerinin birlikte anıldığı fenalıklarla ilgisinin olmadığını anlatıyor. Düşünün ama: Rizeli ve AKP’li bir baba ile MHP’li bir annenin kızı... Onu “Barış İçin Akademisyen” yapan, “bunca” muhalifleştiren ne olabilir?


İlk ‘isyanlar’ Kürt’e dair

Hikayesini dinleyince, dönüm noktalarının çoklukla Kürt meselesiyle ilişkili olduğu çıkıyor ortaya. Çok geç vakitte “politize olan” Betül’ün aklına ilk gelen “isyanı”, Kadifekale’ye çıktıkları günden: “Bir projede çalışıyordum. Evliya Çelebi’ye dair bir proje… O proje kapsamında biz bir gezi yaptık. Kadifekale’ye… Sonra oradan döndük ve bölüm başkanımız, projemizin yürütücüsü, ‘O bölge zaten işgal edilmiş. Sularını, elektriklerini bizim sırtımızdan kullanıyorlar’ dedi. Ama ben biliyordum ki, onlar zamanında oyları için Mardin’den getirilmiş, sonradan batmaya başlıyor. Çok tepki gösterdim, sinirlendim, kavga ettim hocamla. Sonra artık iyice netleşti bir şeyler.”

İkinci hatıra da yine aynı dönemden: “Meraklıydım aslında, anlamaya çalışıyordum. Ama el yordamıyla işte, çok böyle angaje olduğum bir durum olmadığı için... Çok tepkiliydim. İyi hatırlıyorum mesela, Aynur’un bir konserinde bir şeyler fırlatmışlardı, çok sinirlenmiştim.”


‘Gezi’de iyice ‘öehh’ dedim’

Betül’ün kopuşu ise Gezi Direnişi döneminde olmuş. “Gezi zamanı iyice ‘öehh’ dedim” diyor ve devam ediyor: “Forumlardaydım, eylemlerdeydim, Ali İsmail’in dövüldüğü gece bir arka sokaktaydım, 38 gün boyunca hastane kapısındaydım. Çok tuhaftı. Kaldıramıyordum yani. Ethem’in vurulması, Mehmet’in ölümü... Sonrası için ise şöyle bir çıkarımım var: Biz Gezi’de ne zaman dağıldık? Ne zaman ki Medeni o kalekol yapımında vuruldu, ondan sonra ulusalcılar gitti. Çünkü biz ‘Gezi’den Lice’ye halklar kardeştir’ diye slogan attık, onlar da ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ diyorlardı. Ben bir yandan ‘Öldürmüycez, ölmüycez, kimsenin askeri olmuycaz’ diye bağırıyordum.”


Gülmen’le tanışma, soruşturmalar

Bu dönemde hayatına etki eden bir gelişme de, son dönemde Ankara’nın Yüksel Caddesi’ndeki eğilmez direnişiyle tanıdığımız Nuriye Gülmen’le kurduğu dostluk olmuş. Esasen Konya Selçuk Üniversitesi kadrosu olan Gülmen, görevlendirmeyle Osmangazi Üniversitesi’ne gelmiş ve ondan sonra Betül’le birçok eylemde birlikte hareket etmeye başlamışlar: “Forumlarda falan hep Nuriye’nin ve yoldaşlarının sözlerine katılıyordum ama örgütlenmedim” diyor ve devam ediyor: “Zaten muhalifim, üstüne bir de Nuriye’nin arkadaşı olmam dolayısıyla çok üstüme geldiler. 6 tane soruşturma geçirdim. Okuldan bir sürü ceza aldım. Hatta bir tanesinde Nuriye’nin yaptığı bir şeyi özel güvenlikler karıştırıyor, yanlış ihbarda bulunuyor, ben soruşturma geçirdim. Okul, Nuriye’nin geldiği ilk günden itibaren ondan kurtulmaya çalıştı. Bir dönem beni de onunla birlikte değerlendirdiler. Çünkü herhalde Nuriye de hakkımı teslim edecektir: Bütün yaşananlar karşısında hiç geri adım atmadım. Maruz kaldığı haksızlıklar karşısında hep dimdik durdum. Bana yapılanlara karşı da aynı. Yapmaya da devam ettim her şeyi.”


‘İki sokağa çıkmakla solcu mu olunur?’

Bütün bunlara rağmen Betül, kendisini en fazla “dik duran bir insan” olarak tanımlıyor: “Kendime solcuyum diyebilir miyim, bilmiyorum yani. Ne etmişim ki? İnsanlar bedel ödüyorlar, sokağa çıkıyorlar, neler yaşıyorlar? Gezi’de iki sokağa çıkmakla solcu mu olunur?”


‘Kafayı mı yediniz siz?’

Betül’ün Barış İçin Akademisyenler’in “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metninin imzacısı olma hikâyesi ise, Kürdistan’da yaşananlara Batı’dan bakan toplumsal duyarlılık sahibi bir insanın yaşadığı vicdani hesaplaşmanın özeti gibi: “O dönem çok korkunçtu ya. Sürekli haberleri takip ettiğimi, her gece ağladığımı, dayanamadığımı biliyorum. Sur’da, Cizre’de, Silopi’de olanlar; sokağa çıkma yasakları, insanlara kimyasallarla saldırmaları... Yani biliyorsun işte, çok anlatmama gerek yok. Bir de bir öğretmen vardı ya, Beyaz’ın programına katıldı. O zaman çok ağladığımı hatırlıyorum. Sinirden o kadar ağladım ki. Ulan, dedim, ne dedi kadın? Bu nasıl bir linçtir, kafayı mı yediniz siz? Öyle bir problemim var, çok sinirleniyorum, dayanamıyorum ve bir şey yapmam gerekiyor, bir şey yapmadan duramıyorum. Hep bir şeyler yapasım vardı. Kalkıp gitmeyi düşündüm. Hiç gitmedim Kürdistan’a ama gitmek istedim. Nefes alamıyordum, günlerim geçmiyor yani. Sonra odama gittim, bildiriyi gördüm.”


‘İnanılır gibi değil...’

Bildirinin ilk imzacılarından biri, Betül. Özellikle de devlet şiddetinin teşhir ediliyor olmasına “tav olmuş“. Tam da söylemek istediklerinin meali olarak görmüş bu bölümü.

İmzayı attıktan sonrası ise, “Aman Allah’ım”lık bir dönem. Barış İçin Akademisyenler’in organizasyon çabaları ve bir yandan devletin en üstünden en altına, medyaya değin her yerde akademisyenlere yönelik linç kampanyası... Bunları hatırlattığımda önce bir iç çekiyor ve başlıyor: “İnanılır gibi değil ya, o kadar uzak gibi ki, sanki 10 yıl geçmiş. Çok sinirleniyordum, müthiş sinirleniyordum. Bir taraftan da işimi kaybetme riski hep vardı. Biz bu imzayı Ocak’ta attık, o sırada, 2015 yılının Aralık ayından beri ben memuriyetten atılma istemiyle soruşturuluyordum zaten. Solcuların okuldaki bir eylemine gittim diye. Zaten atılmayı bekliyordum hep ama imza süreciyle netleşti iyice. Emindim atılacağımızdan.”


Bin kere olsa yine o imzayı atarım

O imzayı attığıma asla pişman değilim. Bak bugün, hadi geri dönelim Ocak ayına ve ben bütün bu 1 seneyi, bugünü biliyor olayım, bin kere daha atarım. Benim o metne imza atmamak gibi bir durumum asla olamaz. Ben ilk imzacı olmasaydım bile, tıpkı başka arkadaşların yaptığı gibi, o başlatılan linç kampanyasından, yapılan açıklamalardan sonra atardım imzamı. Metne katılmıyor bile olsaydım, bu olanlara karşı durmak adına imzamı atardım. Başka bir yolu yok bunun yani.



Tübingen eylemi: Direniş değil selamlama


Betül, her gün 12:00-13:00 arası, Tübingen Holzmarkt’ta, elinde pankartla olan-biteni teşhir ediyor. Bu, son dönem dolayısıyla mağdur ve sürgün olmuşların Avrupa’da, sokakta yaptıkları ilk eylem. Fakat ne etsek, eylemini önemli bir iş olarak gördüremiyoruz ona. Sürekli, “Bu bir direniş değil, en fazla bir dayanışma ve dayanışmaya çağrı” deyip duruyor. Akademiden kovulmasından da öyle büyük şeymiş gibi bahsedilmesinden rahatsızlık duyuyor. Şöyle anlatıyor:

“Ben ne yapmışım? Ne yapmışım yani? Küçümsüyorum, küçümsememek de lazım belki. Evet, çok emek verdim ama yani bedel medel, lütfen yani, ne yapmışız? Bunlar zaten yapmamız gereken şeyler. Bunları yapmıyorsak insan değiliz. Allah aşkına, bugün yaptığım şey eylem miydi? Gittim, durdum, polisler geldi, selam verdi. Bunun bir direniş olduğunu düşünmüyorum. Ben direnmiyorum şu anda. Direniş Yüksel’dekidir, Kadıköy’dekidir, Cebeci’dekidir. Evet, işimi kaybettim; emeklerim bir gecede çöpe atıldı ama hepimiz öyleyiz. Gencim, şimdi baştan bir yol çizeceğim. Başka insanlar 25 yıldır üniversitede emek veriyorlar ve onların da bütün emekleri bir gecede siliniyor ama yine de... Bunları diğerlerinin yanında ödenmiş bedel olarak görmüyorum ben.”


Akademisyen maaşları neden arttı?

Benim şöyle bir düşüncem var: Bak şimdi, çok düşüktü bizim maaşlarımız. Son derece normal maaş alıyorduk biz. Sonra bunlar bize birdenbire bin liradan fazla zam yaptılar. Ben dedim ki, “Arkadaşlar, neden acaba?” Bayram değil, seyran değil... Bu işin içinde bir iş var.

Ben şöyle düşünüyorum: O maaşlar bize düzenle ilişkilerimizi güçlendirelim diye verildi. Çünkü insanlar o zamlarla beraber ev aldı, araba aldı, çocuğunu özel okula yazdırdı. Birdenbire yaşam standardı çok değişti. Düzenle bağları güçlendi. E bunu niye yapar düzen? Ben olsam, birilerinin sesini kesmek istiyorsam kendime gebe bırakırım. Benim her yaptığıma “he” demesini istiyorsam, bana bağımlı olmasını sağlarım.


Amed ziyareti: Sanki dirensin diye doğurmuşlardı

Betül, Amed Tabipler Odası tarafından Barış İçin Akademisyenler’e verilen ödülü almak için gidenler arasındaymış. O ziyarete dair anlatımları da, Kürdistan’ın Batı’dan görüntüsüne dair ipuçlarıyla dolu...

“Çok korktum. Uçağın merdivenlerini çıkarken bile geri dönmeyi düşündüm, çünkü tam o sıralarda memleketin dört bir yanında bombalar patlıyordu, olacak patlamaların listeleri ortalıkta dolaşıyordu. Ama inatla gittim. Hayatımda ilk defa Kürdistan’a gidiyordum. O dönemde daha hocalar yeni tutuklanmıştı. Başta haber geldi, Amed Tabipler Odası bize ödül verecekmiş. Bütün arkadaşlar, ‘Betül sen git’ dediler. Doktora öğrencisi olduğum, aynı zamanda ÖYP kadrosunda çalışan ve sürece emek veren genç kadınlardan biri olduğum için... Üç kişi gidecek almaya. İki başka hoca ve bir de ben. Gider misin? Giderim tabii.

Bunun sözünü verdiğimde gitmeden bir ay önceydi. Sonra o sırada hocalar tutuklandı. ‘Üç kişi gitmesin, üçünü de tutuklarlar’ kararı çıktı. Hem sırf üçümüz görünür olmayalım hem de tutuklamalar ardından dayanışmamızı gösterelim diye çok kalabalık gittik. 35 kişi falandık. ‘Barış İçin Akademisyenler’in ödülü’ diye anons ettiler, biz hepimiz çıktık sahneye.”

Sur’un anaları

Betül bu sırada, Sur’daki Dicle Fırat Kültür Merkezi’nde, katledilen ve polis tarafından cenazelerinin alınmasına izin verilmeyen Mesut Seviptek, İsa Oran, Rozerîn Çukur, Ramazan Öğüt, Turgay Girçek, Gündüz Akmeşe, Hakan Aslan, Mahmut Oruç, Cihat Morgül ve Wedat Bilen’in anne babalarının yaptığı nöbet eylemine de gitmiş. Oradaki bir anneyle konuşmuş ve çok etkilenmiş. “Öyküsü yazılır bunun” diyor ve anlatıyor: 

“Oğlu 14-15 yaşında şehit düşmüş ve naaşını alamıyor. Fotoğrafları dizmişlerdi yan yana. Dört Ayaklı Minare’ye giden caddeye beyaz bir branda germişler, gördüm ben de onu. Her gün gidiyor oraya, ‘Oğlumu alayım mı’ diyor, ‘Bugün değil, git’ diyorlar. Kadın çok üzgündü ama oradaki üzgünlük bambaşka bir üzgünlüktü. Gezi şehitlerinin aileleriyle çok fazla vakit geçirdim. Ali İsmail’in ailesinin bir ferdi gibi oldum. Diğer bütün annelerle de tanıştım. Ama oradaki anneler değişikti. Sanki bunun için doğurmuşlardı çocuklarını, direnmeleri için. Ben bunu önce pek anlayamadım.”



346

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA