13:33

Buldan: Bir kadına asla yakışmayacak bir görüntü

13:10

Edirne F Tipi'nde 5 tutuklu 3 gündür açlık grevinde

13:29

İki kente 13 gözaltı 3 tutuklama

13:48

‘Şakran Cezaevinde savcının işini asker yapıyor’

13:06

Sur'daki çocuk istismarına suç duyurusu

13:20

İkinci turda üçüncü gün Meclis kamuoyuna kapatıldı

‘İnançta İbrahim davranışta Nemrut’ AKP’nin siyasi anatomisi

FAYSAL SARIYILDIZ

12 Ocak 2017 Perşembe 11:32

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra özellikle 1952 yılında NATO üyeliği ile Türkiye’nin batı dünyasına hem askeri hem de siyasi açıdan eklemlenme süreci daha da hızlandı. Avrupa ve Asya’yı birbirine bağlayan ülke olma özelliği ile jeo-strajeik açıdan önemli bir konumda olan Türkiye batılı küresel güçler tarafından yakın gözlem altında tutulmuş hatta çoğu kez rejimi tahkim etmiştir. Rejim, küresel sistemin çıkarlarına ters düştüğü vakit darbeler ya da küçük ölçekli siyasi balans ayarları çekilmiştir.

Rejimin restorasyon sürecinde de başta ABD olmak üzere diğer küresel güçler aktif olarak rol oynamıştır. 1990’lı yıllardan itibaren batılı küresel güçlerce ortaya konulan Yeni Dünya Düzeni kapsamında bazı rejimleri askeri yöntemler ile ortadan kaldırılmaya çalışılırken bazı ülkelerde de rejimin oyuncu kadrosunda değişikliğe gidilmiştir. 2002 yılında bu hedef kapsamında Türkiye’de yıllarca rejimin başat unsurlarından olan ve giderek kondisyonunu kaybeden Kemalist kadrolar yerine “ılımlı İslam” kadroları sahaya sürülmüştür. Türkiye’de belli bir iç dinamiğe sahip olan ve muhafazakar İslam geleneğini temsil eden milli görüş çizgisinden kopan-kendi deyimleri ile gömlek değiştiren- AKP kadroları kendilerine sunulan küresel misyon çerçevesinde iktidar oldu. 

Amerika’nın Ortadoğu politikasının şekillenmesinde rolü olan ABD istihbaratının önemli isimlerinden olan, Ortadoğu, Türkiye ve İslam alanında yıllarca çalışan Graham Fuller, 1990’lı yılların başından itibaren “ılımlı İslam” projesini tedavüle soktu. Füller, Radikal İslama karşı seküler-laik kesimi desteklemek yerine serbest piyasa ekonomisine ve küresel sisteme entegre olabilecek siyasal İslamın desteklenmesini savunmuştur. Fuller’in bu projesi AKP ile hayat bulmuştur.

AKP’nin köşe yazarlarından olan Abdurrahman Dilipak “AKP’nin bir proje partisi” olduğunu daha sonra açıkça itiraf etti.  Merkez Parti Genel Başkanı Abdurrahman Karslı bizzat Dilipak’ın kendisine “ABD, İngiltere ve İsrail AKP’ye ‘Biz sizi iktidara taşıyalım, iktidarda sorun çıkaracakları “opere” edelim, Size gerekli finansal destekleri getirelim” teklif etti. AKP’den istenenler de şunlardı: ‘’İsrail’in güvenliğini artıracaksınız. Önündeki engelleri kaldıracaksınız. Büyük Ortadoğu Projesi’nin yani sınırların değişmesine yardımcı olacaksınız. İslam’ın yeniden yorumlanmasında bize yardımcı olacaksınız” dediğini birçok televizyon kanalında ve gazete röportajında açıkladı.

Arap Baharı öncesine kadar küresel güçlerin bölgesel ihtiyaçlarını karşılamak ile mükellef olan ve bunu belli bir siyasi ahenk içinde yürüten AKP hükümetine bunun karşılığında içeride sınırsız iktidar vaadi verildi. AKP kendisine sunulan bu küresel desteği içeride bir despotizme dönüştürmeye başladı. Arap Baharı’nın başlaması ile AKP “stratejik derinlik” adı altında bölgenin derin sularına dalmaya başladı. Sefer dönüşü zafer sarhoşluğuna kapılan Osmanlı padişahları gibi Erdoğan’ın gözünü iktidar perdesi daha da örttü. Başta ABD ve diğer batılı güçler tarafından AKP’ye içeride sunulan açık çekin faturası batılı küresel güçler açısından ağır oldu.

Mülteci kozu karşısında Avrupa ülkelerinin özellikle AKP-Özel Harp Dairesinin Cizre, Şırnak, Silopi, İdil, Sur, Nusaybin, Gever ve diğer Kürdistan kentlerini yakıp, yıkmasına ve katliamlara karşı sessiz kalması darbe mekaniğini güçlendirdi. AKP Kürtlere vurdukça darbe mekaniği kendisine alan buldu. AKP otoriterleştikçe çürüdü, çürüdükçe saldırganlaştı. 15 Temmuz darbe girişimini adeta bir önleyici savaş doktrini ile Kürtleri ve muhalifleri tasfiye aracına dönüştürdü. 

 Ali Şeriati’nin dediği gibi “İnançta İbrahim davranışta Nemrut gibi” bir AKP gerçeği ortaya çıktı. Despotlukta artık şahikalaşan bu Nemrudi siyasi yapının birincil sorumlusu ABD ve Avrupa devletleridir.

Serbest piyasa ekonomisine sonuna kadar sadık kalan, Cumhuriyet tarihinde özelleştirme politikalarında zirve yapan,  neo-liberal politikaları uygulamayı kendisine en önemli vazifelerden biri olarak gören AKP’nin Ortadoğu’da izlediği verili siyaset bütün bunlara rağmen küresel kapitalizm için ciddi tehlike arz eder hale geldi.

AKP özellikle Suriye iç savaşı ile beraber kendisini iktidara taşıyan güçlerin oyunun yerine kendi emperyal politikalarını devreye sokmaya çalıştı. Neo-Osmanlıcılık hevesleri ile başta IŞİD olmak üzere birçok fundemendalist İslami örgüte silahlı destekte bulundu. 

Türkiye özellikle Rojava’da kendi yaşam alanlarını korumaya çalışan ve esaret zincirini kırıp özgür bir yaşamı inşa etmeye çalışan Kürtlere saldıran bütün güçlerin yanında oldu. Kürt fobisi AKP şahsında devleti Suriye’de büyük bir anafora doğru sürükledi. Rojava’da Kürtlerin kazanımları arttıkça içeride Kürt siyasal hareketine karşı “milli ittifak” ortaya çıktı. Bu ittifak “devletin bekasını” ilgilendiren “Kürt koridoru”na karşı Erdoğan’ın liderliği altında bir araya gelmeyi uygun gördü. AKP, MHP, Ergenekon, Perinçek grubu, hatta CHP’nin derin aklının oluşturduğu bu “milli ittifakın” yegane düşmanı Kürt Özgürlük Hareketi ve yarattığı kazanımlar, değerlerdir. Kürtlere karşı oluşan bu şerh ittifakı kılıcı Erdoğan’ın eline vermiştir. En yakınındakini satmak ve tasfiye etmek ile bilinen Erdoğan’ın iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra elindeki kılıç ile ilk başta kendisi ile yola çıkanların kellesini alacağından kuşku yok.

“Kürde fırsat verme ya Rab. dehre sultan olmasın,

Ayağını sıksın çarık, asla iflah olmasın,

Vur sopayı al ekmeği, karnı bile doymasın,

Ol çeşmeden GAVUR içsin, RUM içsin Kürde nasip olmasın” sözleri ile Kürtlere beddua eden Yavuz Sultan Selim zihniyeti bugün işte bu kirli ittifakta vuku bulmuştur.

Kürtlere karşı izlenen bu düşmanca politika en başta Türkiye’yi her geçen gün felakete sürüklemektedir. Tek adam sisteminin tezahürü olan “Başkanlık rejimi” tartışmaları ve bu temelde yapılan anayasa değişikliği Kürtlere karşı sergilenen düşmanlık politikasının ürünüdür.

Bu şerh odağına karşı durmanın ve bu saldırıyı püskürtmenin biricik yolu Kürt Ulusal birliğinin bir an evvel sağlanması ve Türkiye’de demokrasi cephesini güçlendirmekten geçer.


465

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA