07 Subat 2010
|
| „...demirin ısıyı tutup yaydığı kadar
ne yazı ki, insanlar sevgiyi tutup yaymıyorlar
soğumuş bir demirin ağırlığı değişmezken
soğumuş bir bedenin demirden de ağır geldiğini,
ve soğumuş bir demir parçasına dokunmakla
soğumuş bir bedene dokunmanın aynı şey olmadığını
elleri üşüyenler değil, ülkeleri üşüyanler bilirler...“
Fadıl ÖZTÜRK
|
|
Gözle görülmeyen izler bırakan işkence türü olarak ‘beyaz işkence’ kavramının ne zaman, kimler tarafından ilk olarak kullanıldığından emin olamıyoruz. Ama söz konusu kişinin, İngiliz yazar Charles Dickens (1812-1870) olması muhtemeldir. Dickens, 1842 yılında, Batı dünyasında giderek sistematikleşen tecridi ‘beyaz işkence’ olarak isimlendirerek, bu işkence türünün her türlü fiziki işkenceden kötü olduğunu söyler.
Tecrit, 19’uncu yüzyılda devletçi bilim insanları tarafından sistematize edildikten sonra günümüze kadar varlığını - daha da inceltilmiş bir şekilde - sürdürdü. Bir işkence biçimi olmasına rağmen genelde resmi ve gayri resmi olarak hukuki bir zemin olmaksızın dünyanın birçok ülkesinde uygulanıyor.
Tecridin temel hedeflerinden biri, tutukluyu disipline etmektir. İktidar, bu işkence türü ile tutuklunun topyekûn itaatini, iradi teslimiyetini hedefliyor. Zira, beyaz işkence öncelikli olarak siyasi tutsaklara karşı uygulanıyor. Tutsağın siyasi kimliğinin kırılması, diğer tutsaklarla ve dış dünya ile bağlarının koparılması ve duygu dünyasının tamamen kontrol altına alınması, iktidarın tehdit olarak gördüğü siyasi tutsağa uyguladığı beyaz işkencenin başlıca hedefleridir.
Günümüzde ise tecridin en sistemleştirildiği yerlerin başında İmralı geliyor. Ve İmralı Cezaevi’nde 11 yıldan beri tutuklu bulunan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ise beyaz işkenceyle karşı karşıya bırakılanlar arasında bir nevi bir sembol olarak öne çıkmaktadır. Bu gerçekten hareketle, Öcalan’ın - Fransız filozof Michel Foucault’un deyimi ile - ‘modern Panopticon’ İmralı Adası’na tutsak edilmesinin 12. yıldönümü vesilesiyle PolitikART’ın 33. sayısına ‘tecrit’ konusunu taşırmaya karar verdik.
Yıllardan beri özellikle kalın duvarlar ardında unutturulmak istenilenlerin sesini dışarıya ulaştıran, siyasi tutsakların hakları için mücadele eden insan hakları aktivisti Av.Eren Keskin dosyamız kapsamında bir işkence sistemi olarak tecridi değerlendirdi. Cengiz Kapmaz da ‘İmralı özel rehine rejimidir’ başlıklı yazısında İmralı sistemini irdeledi. Bu sayımızda ayrıca Erzurum’da tutuklu bulunan Nusret Yıldız’ın 16. Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği’nde ödüle layık görülen ‘Hücre’ başlıklı öyküsünün bir kesitine yer verdik. Yıldız’ın bu öyküsünde tecridin bir insanın ruh ve duygu dünyasında yarattığı yıkımı okuyacaksınız.
Öykü, deneme ve düşün dilinde de çeşit çeşit yazılarla dergimize renk katmaya çalıştık. Beğeni ile okumanızı dilediğimiz bu yazılardan biri de, Nesim Turhan’ın Kürt halkına akıl hocalığı yapmaya soyunmuş ‘imaj mühendisleri’ ile ilgili kaleme almış olduğu denemedir. Safa Kaçmaz ise ‘Bir yönetim merkezi olarak tapınak’ konusundaki birikimini okurlarımızla paylaştı. Gün Zileli de yazısı ile devletin neden kolektif kapitalist olduğu sorusunu yanıtlıyor. Her sayımızda olduğu gibi bu sayımızda da uzaklardan gelen, dağın dilini taşıyan bir yazıya yer verdik. Anlatıcı bu kez Dilzar Dîlok’tur. Yine Mehmet Söğüt’ün ‘Solan Renkler’ başlıklı öyküsünü sizlerle paylaşıyoruz. Okurlarımızdan Heci Çakı’nın ‘Çöldeki Deniz’ isimli şiirine de yer verdiğimiz bu sayımızda sanatçı Çetin Oraner’in ‘Avatar’ filmi ile ilgili yapmış olduğu değerlendirmeyi de bulacaksınız.
Portrede, geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren kadın dengbêj Fatma İsa’nın yaşamını bulacaksınız. Urugaylı devrimci Mauricio Rosencof’un kaleme aldığı ‘Duvardaki Sarmaşık’ kitabının hikayesini Ragıp Zarakolu kaleme aldı.
PolitikART’ın 34. sayısında buluşmak üzere, hoşçakalın...
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
|
|