Anasayfam yap | Sık kullanılanlara ekle 
  Ana sayfa  Haber  Kültür-Sanat  Kadın  Kurdî  Toplum-Yaşam  Dizi  Forum  Avrupa  PolitikArt  Yazarlar  Arşiv  İlan-Reklam  İletişim  Künye  RSS 
      Birinci Sayfa
PolitikArt
Yeni_Özgür_Politika
» ‘Binlerce acı birikti bu ülkede’
»editörden
»İDRİS GÜZEL: Dört yıl güneşi görmedik...
»XWE METİN AYÇİÇEK: 12 Eylül’lü bir doğum öyküsü
»YILMAZ SEZGİN: 12 Eylül’ü Diyarbakır’da yaşamak
»SENNUR SEZER: 95’e kadar yaşamak
»CEMAL TURAN: Bir göz kırpış!
»YILMAZ KIZILIRMAK: Darbeciler en güzel yıllarımı çaldılar
»CUMHUR YAVUZ: Hesaplaşma derdi olanlardanım
»İRFAN CÜRE: 12 Eylül’ün ilk günleri
»CİHAN ERDOĞAN: Kanayan coğrafyadan evrensele açılan pencere Yılmaz Güney
FORUM
»ENGİN DOĞRU: Referandum ve Aleviler
»ALİ HAS: Referandum neden “Boykot” edilmeli?
»BAKİ GÜL: Eylemsizliğe karşı sınırötesi operasyon mu?
»MİHDİ PERİNÇEK: ‘Kalê Nemir’ Seyid Rıza’nın kemikleri sızlatılmamalı
»ALİ ERDOĞAN: Referandumun arka bahçesi ve Alevilerin duruşu!
»CAN KASAPOĞLU: Mazlumlar cephesi ve boykot
»BAKİ GÜL: Uçurumun kıyısındaki umut!..
 


07 Subat 2010
Günümüzdeki Havra, Kilise, Manastır, Cami, Cemevi gibi değişik ritüel ve tapınma alanlarının farklı özellikleri, Mezopotamya’nın erken dönem toplumlarının iç ve dış ittifak biçimlerine ait farklı kuralları benimsemiş olmalarından kaynaklanmaktadır.
Dışarıdan bakıldığında hepsi ‘tanrı evi’ olma ‘benzerliği’ne sahip gibi görünseler de, yönümüzü ‘kapı’larına doğru çevirince, karşımızdaki görüntü, derin bir ‘farklılıklar bütünlüğü’ şeklinde belirmeye başlar. Eski kült yapılarının ‘ortak eksenleri’ni saptayabilmek için, toplum birimler arasındaki farklı tapınma tarzlarını ve bunların kaynaklarını açıklığa kavuşturmalıyız.

Şimdiki Irak ve İran topraklarının bazı bölgelerinde, erken dönemlerin basit ‘ateş tapınım kült alanları’nda, İsa’dan önceki 4. binli yıllardan itibaren, giderek yetkinleşmiş haldeki ‘Ziggurat’ türü tapınakları buluyoruz. Tanrı veya tanrıçalara adanmış kız ve erkek evlat ‘kutsal fahişe’lerin görev yaptığı ‘buluşma alanları’ olarak ‘Manastır’lar, ‘Bar’ veya ‘Birahane’ anlamındaki ‘Buluşma Evleri’ veya ‘Gezgin Çadırlar’ ise, daha çok, yabancı toplum birimlerine ait ‘erkek’ler ile, yerli toplum birim kadınlarının ‘cinsel ilişki kurmak için buluşma alanları’ olarak şekillenmeye başlamışlardı. Daha sonraları, muhtemelen başlangıçta ‘fallus adama alanları’ olan kült birimlerinin mimari bakımdan takip edicisi olarak ‘minareli cami’leri; ‘yiyecek ve içecek paylaşım alanları’nın farklılaşmış bir biçimi olarak da ‘Cemevleri’ni göreceğiz.

Eski tabletlerde karşılaştığımız ‘Beyt’ veya ‘E’ kavramı, Türkçe’de ‘ev’ olarak telaffuz ettiğimiz ifade ile aynı anlama sahipti ve herhalde önce, Eridu, Uruk, Ur, Nippur ve giderek de öteki yerleşimlerde, farklı toplum birimler arası ittifakın kurulması ve gelişmesine bağlı olarak, kadınların, ürünlerin ve yönetim makamlarının paylaşım alanı olarak, kurulup yüceltilmeye başlanmış olmalıydı. (1)

Erken dönem toplum birimlerinin kendi bünyesinde ‘iç ittifak’ ve bir başka toplum birim ile ‘dış ittifak’ kurmak için şekillendirdiği bu ortak mimari alanlar, hangi farklı ‘ad’ ile ‘isim’lendirilmiş ve hangi farklı tapınım türlerini içermiş olursa olsunlar, tapınakların en erken biçimleri, eski Mezopotamya toplumlarının ittifaklar döneminin, dolayısıyla ilkel uygarlığın şafağını yansıtırlar.

Farklı iki toplum birim arasında ‘barışçıl bir ittifak’ kurulacak ise, birbirlerini düşman olarak yok etme gibi bir hedef artık güdülmüyorsa, her bir topluluğun, kendi yerleşim alanında, öteki topluluğun tanrısını var kılması, tanıması ve ona ait bir tapınak kurması gerekliydi. Bu işlem, tarihin şafağında düşünülüp yerine getirilmeye başlanmış olan ‘ittifak kurma’ ilişkisinin göstergesiydi ve özünde, şu anda, ana çizgiler bakımından ‘birbirini tanıyan’ yani savaşmayan ülkelerin birbirlerinin toprağında konsolosluklar açma işlemindeki fonksiyonel değerlerle eştir.

Tapınakları yaratan tanrılar değildir. Gelişmeler tam tersine olmuştur. Tapınak aracılığıyla ittifak kurmuş olan toplum birimler, onların kutsal görevlileri, günümüzde anlaşılan anlamıyla ‘tanrıları’ var kılmışlar; ‘yaratıcı tanrı’ kavramının felsefi gelişiminin yolunu açmışlardır.

Mezopotamya’nın coğrafi düzenlenişi olarak ‘Kuzey Mezopotamya’ ile ‘Güney Mezopotamya’, anlıyoruz ki, bir dönem sonra, ‘Yukarı’ ile ‘Aşağı’ kavramları ile tanımlanmaya başlanmış ve bu kavramlar giderek ‘tanrılar’ ile ‘insanlar’ ayrımını da ifade etmeye başlamıştı. Daha sonraki nesiller, bu coğrafi ayrışma üzerine şekillenen ‘Kuzey- Güney’ ittifak düzeni kurarlarken, ‘Yukarı’daki, ‘Kuzey’ bölgesini Gök’ler olarak, ‘Aşağı’daki, Güney bölgesini ise ‘Toprak, Yer, Dünya’ olarak nitelemişlerdi.

Mezopotamya’nın bu iki temel toplum birimi arasındaki ittifak biçimleri, işte hep bu ‘tapınak’larda, o tapınakların dinsel görevlileri arasındaki ortak ritüeller yoluyla gerçekleşiyordu. Eski ilahi dizelerinden öğreniyoruz ki, o dönemde Mezopotamya’nın ittifak halindeki Kuzey ve Güney bölgelerinin birbirinden ayrıştırılması ve yeni bir ilişkiler düzeni kurulması, ‘Yer’in Gök’ten, Gök’ün Yer’den ayrılması’ olarak kavranıyordu ve böylesine temel kararlar, ‘Tapınaklarda ekmek yemek, su içmek’ ritüeline bağlı olarak alınabiliyordu:

‘… Tapınaklarda ekmek yendikten sonra,
Fırınlarda ekmek piştikten sonra,
Gök, Yer’den ayrıldıktan sonra ... ‘
‘Yemek’ ve ‘içmek’ edimli ritüellerin İsa’cı kiliselerin en temel ayin biçimi olmaya devam ettiğini bilirsek, eski tapınaklarda söz konusu olan ritüellerin önemini, toplumsal büyüklüğünü de saptayabilmiş oluruz.
Eski toplumun bu tapınakları, sadece ‘Yaratma’ ritüellerinin değil, aynı zamanda ‘Yok etme’ ritüellerinin yani farklı tür ‘Kıyamet’ edimleri denilen ritüellerin de alanlarıydı. Bu bakımdan, artık saptamış bulunuyoruz ki, binlerce yıl boyunca hatalı bir şekilde, Ağrı dağı veya Cudi dağı tepelerinde bir ‘Tufan gemisi’ olarak aranan, ritüel aracı, gerçekte ‘eni boyuna eşit, üç katlı, üçüncü katında çatısı, çatısında da bacası olan’ dönemin en ileri mimari biçimine sahip bir tapınaktan başka hiç bir şey değildi. (2) Demek ki, eski Mezopotamya toplumlarında tapınak, toplumsal ittifak yönetiminin biricik merkezi olarak yola çıkmıştır ve bu bakımdan yerleşik yaşamın, şehirleşmenin, eski düşmanların hiç olmazsa bir kısmı ile bir ittifak ortamının, barışçıl mübadele ve ürün artışı sağlamanın, bilimin ve uygarlığın beşiği ve onları sonraki nesillere aktaran kalıtsal merkezidir.

Farklı tapınak yapılarının düzeninin yerine bir anda oturmuş olduğunu var sayamayız. Enuma Eliş’teki biçimiyle bir ‘Yaratılış’ anlatımına da yansıdığı gibi, ilk tapınak görevlilerinin, tapınağın bulunduğu yerleşimdeki toplum birimle ciddi sorunları bulunuyordu. Karşılıklı olarak açılmış bu tapınaklarda bulunan görevlilerin hiyerarşik yapısı; görevlilerin kendi aralarındaki ilişkiler; bu yabancı dini görevliler ile yerli topluluk arasındaki tabiiyet ilişkisine ait sorunlar tam çözülememiş görünüyordu veya durmadan yeni sorunlar çıkıyordu. Anlatıma inanılacak olursa, Adem’le Havva’nın ilk iki oğlundan büyük olan’ın küçük olan’ı, tam da, erken tapınak biçimi olan bir sunu alanında öldürmüş olması, bu iki oğul ile temsil edilen ‘çiftçi topluluk’ ile ‘sürü çobanı’ topluluk arasındaki ilişkilerin başlangıçtaki zorluklarını ortaya koymaktadır.

‘Oğul’ temsilciler aracılığıyla bile olsa, bu karşılıklı düzenlenişin ve ilişkileri kabullenişin biçimi, özü, eski toplumun gerçek bir sorunudur ve o toplulukların bu soruna buldukları, verdikleri, giderek düzenledikleri ve üzerinde yürüyerek ilerledikleri çözüm biçimleri, onların dinlerinin felsefi evriminin temel taşlarını da oluşturmuştur. Bu noktalar derinlemesine tanınmadan, bazı dinlerin neden ‘saldırgan’ bir ideolojik özelliğe sahip olduğu veya öteki bazı din veya mezheplerin ise felsefi olarak neden ‘ölesiye itaatkâr’ temelde eğitilmiş olduğu gibi noktaları da anlayabilmek olanaklı değildir. Bu incelemeler doğru bir temelde yapılmadan Türkiye’deki Alevilik jargonunda yer alan ‘direnme’ ve ‘kurban’ gibi temel kalıpsal kavramların, Hiristiyanlığı’n İsa’cı ‘kurban’ edebiyatıyla paralellik taşımasının nedenleri de anlaşılamaz. (3)

Başlangıçta her yerleşimde karşılıklı olarak kurulan tapınaklar, İsa’dan önceki 2 binli yıllara gelindiğinde, her şehirde, özel tanrı adlarıyla anılan onlarca farklı tapınak halini almıştı. Çünkü, şehirleşme, farklı toplum birimlerinden insanların, kendi özel tanrılarıyla birlikte var olmalarına uygun bir durum yaratmaktaydı. Tapınak sayılarındaki artış, yerleşimler arası ittifak sayısındaki artışa bağlıydı. Farklı tanrıların birlikte var olduğu Babil’in ünlü Kulesi, farklı topluluklarının ittifak düzeyindeki gelişmişlik derecesinin de bir simgesiydi! Başlangıçta yeterli olabilen bu tür ‘birleşik merkez’lerin, giderek daha farklı görev alanlarına ve onların da alt bölümlere ayrışması kaçınılmazdı. Nitekim bu ‘E’lerin bir kısmı giderek, içinde dini erkânın, teolojik kastın, tanrıya adanmış erkek, kadın ve çocukların, kendi içlerindeki yapılanmalarını sürekli düzenledikleri, ‘sadece tanrısal’ bir alan haline gelmişlerdi. Şimdiki tapınakların, ticaretten, kutsal fahişelikten, yargı ve yönetim organı olma özelliklerinden bir anda ve çok eskiden koptuğu düşüncesi bir yanılgı olurdu.

Kutsiyet kavrayışı, ‘ruhsal alan’a doğru daha çok kaydıkça, örneğin başlangıçta aynı mekan içinde bulunan ‘kutsal fahişelik’ sokaktaki ‘genel ev’e doğru sürülmeye; idari yönetim merkezi ise ‘E - Gal’ = ‘Büyük Ev’- Saray’a, (Kral Saray’ına, Belediye Saray’ına, Adalet Sarayı’na, Hükümet Konağı’na… doğru) itilmeye-çekilmeye başlanmıştır. Çünkü bütün toplumsal örgütlenmeler, toplumun gelişimine paralel olarak yapılanır ve yeniden yapılanır, giderek yaşlanıp ölür ve eskinin farklı bir şekilde devamı olarak yeniden ortaya çıkarlar.

Bugünkü ibadethaneler, şu anda tanıdığımız, daralmış haliyle ‘salt ruhani’ özelliklerine, görece yakın bir dönemde kavuşmuşlardır. ‘Dünya işleri’ne yeniden el atmaya çalışan ‘dinler’in bu taleplerinin bir gerçek halini alıp alamayacağı ise, önümüzdeki dönemin temel sorunlarından biri olmaya başlıyor.

***


(1) Eski tabletlerin ‘Ulu Mabet’ veya ‘Memleketin Evi’ anlamlarındaki ‘E-Gal’ veya ‘E-Kur’u, Musevi Sinagoglarının en kutsal bölümü olan ‘E-Hal’i; Alevi-Bektaşi literatürünün ‘Ehli Beyt’ veya ‘El-Beyt’i; İslami yazının ‘Beyt’ullah’, ‘El-Beytü’l-Haram’ (Haram Evi), ‘El - Beytü’l - Atîk’ (Eski ev), ‘Bakka (Mekke)’ şekillerinde de aktarılan ‘Kabe’ tanımları hep aynı genel kavramsal çizgi üzerinde bulunmaktadır.
(2) ‘Gök’ün Yer’den ayrılması’ ve tanrıların yaratılıp tanrılara ‘ad verilmesi’ işlemi, eski toplum için bir ritüel konusuydu. Bunu ilahilerin:
‘…Tapınaklarda ekmek yendikten sonra
Fırınlarda ekmek piştikten sonra,
Gök, Yer’den ayrıldıktan sonra…’
biçimli dizelerinden anlamamız gerekmektedir.
Benzer biçimde, eski ilahilerden, o zamanın toplumlarının ‘Tufan’larının da, bir başka yerde, arazilerde, dağ başlarında değil, önce ‘Tapınak’larda başladığını anlıyoruz: ‘Bizden….. bir Tufan kült merkezlerini kaplayacak…’
‘http://toplumvetarih.blogcu.com/totem-hayvan-ve-totem-bitki-doneminin-bazi-temel-kavramlari/1648830’
(3) Totem hayvan ve bitkiler, temsil ettikleri toplulukla eşitlenmişlerdir ve bu bakımdan, bazı kişilerin, eski toplumun ‘Totemler genellikle doğada güçlü olanlar üzerinden şekillenmişti( kurt, ejderha, kartal vb.)’ gibi iddialar hatalıdır ve örneğin, ‘tavşan’, ‘turna’, ‘geyik’, ‘tavus kuşu’, ‘kuzu’, ‘tahıl başağı’ gibi totemlerin başka bazı topluluklar tarafından neden seçilmiş olduklarını açıklama gücüne sahip değildir. Bu yaklaşım tarzıyla, ‘totem hayvan ve bitki’lerin gerçek anlamı ve bu totemlerin toplum hayatındaki yeri anlaşılmış olmaz. Ahura Mazda’cılık amentüsünde, yaratılan ilk canlının neden ‘sığır’ olduğu; Ahura Mazda kavramının, neden ‘Sığır Ahırı’ anlamındaki bir ‘tapınak’ı ifade ettiği de anlaşılamaz.

safakacmaz@yahoo.com

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
Okunma: 460 Yazdır
 Diğer Haberler
 • editörden
 • ‘Binlerce acı birikti bu ülkede’
 • İDRİS GÜZEL: Dört yıl güneşi görmedik...
 • XWE METİN AYÇİÇEK: 12 Eylül’lü bir doğum öyküsü
 • YILMAZ SEZGİN: 12 Eylül’ü Diyarbakır’da yaşamak
 • SENNUR SEZER: 95’e kadar yaşamak
 • CEMAL TURAN: Bir göz kırpış!
 • YILMAZ KIZILIRMAK: Darbeciler en güzel yıllarımı çaldılar
 • CUMHUR YAVUZ: Hesaplaşma derdi olanlardanım
 • İRFAN CÜRE: 12 Eylül’ün ilk günleri
 
AYHAN BİLGEN
Türkeş (Diyarbakır’da) yaşasaydı ‘evet’ derdi!
MUSTAFA KARASU
Neyin karşılığı aferin
Dr. IŞIK İŞCANLI
‘Ağaç teorisi’ ve Erdoğan
XWE METİN AYÇİÇEK
Tarih, Özerklik ve Anayasa
SUAT BOZKUŞ
Referandum ve boykot
MURAT ÇAKIR
Sarrazin ve deneme balonu
İNCİ HEKİMOĞLU
Kendi vicdanınızı sorgulayın!
HAYDAR IŞIK
Erdoğan sultanlığı ve düşkün Kürtler
FELEKNAS UCA
Lîstika referandûmê
HİCRİ İZGÖREN
Sol El Konçertosu
 Tanıma-Tenfiz davaları
KADIN
Yeni_Özgür_Politika
» Fail hükümet azmettirici Adli Tıp!
»Britanya'da kadın ve barış paneli
»Kadınlardan mevlit
»Şiva’yı öldürmek için gerekçeleri bol!
»Tarman AİHM’e gidiyor
»‘Devlet ve medya suç ortağı’
»Londra’da ‘töre’ cinayetine gözaltı
»Sakine’nin yanındayız

42  41  40  39  38  37  36  35  34  32  31  30  29  28  27  26  25  24  23  22  21  20  19  18  17  16  15  14  13  12  11  10   9    8    7    6    5    4    3    2      1
Top 10 Haber
 • HPG: İhanet karşılıksız kalmayacak
 • JİTEMİ DEŞİFRE EDİYORUZ - 2: Kürtlerle ilgili her şey izleniyor
 • Amed’de katliam: 11 ölü 13 yaralı
 • İŞTE AKP TERÖRÜ
 • JİTEMİ DEŞİFRE EDİYORUZ - 1: JİTEM’in kirli yüzü bir kez daha açığa çıktı
 • Gerilladaki Erternasyonalistler - 5: Artık bir Guyi kadar Kürt
 • Büyükanıt şov yaptırıyor
 • TERÖRİZM BUDUR
 • JİTEMİ DEŞİFRE EDİYORUZ - 4: Sarhoşları bile fişliyorlar
 • JİTEMİ DEŞİFRE EDİYORUZ - 3: İslamcılar da izlemede

Copyright © 2010 Yeni Özgür Politika

Bu sitede yayınlanan tüm bilgilerin her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz.
Telefon: 00 (49) 6102 367690 | Fax: 00 (49) 6102 367696 | Bilgi: info@yeniozgurpolitika.org | Haber: haber@yeniozgurpolitika.org